Ortadoğu tarihin ilk dönemlerinden beri tüm insanlık için büyük önem arz eden bir bölge olmuştur. Medeniyetlerin beşiği konumunda olan bölge; uzun yüzyıllar boyunca ticaret yollarının da kesişim noktası olması sebebiyle sürekli ilgi çekmiştir. Endüstri devrimi ve petrolün değer kazanması ile birlikte bölgenin önemi daha da artmıştır. Bölgenin tüm dünyayı nasıl etkilediğini görmek için yakın tarihe bir bakalım: 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında OPEC (the Organization of Petroleum Exportıng Countries- Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) ülkeleri; İsrail’in geri çekilmemesi durumunda aylık petrol üretimlerini 5 azaltacaklarını açıklamışlardı. Bu açıklama 1973 Petrol Krizi diye adlandırılan uluslararası iktisadi bunalımın ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bu bunalımdan sonra sanayileşmiş ülkelerin[1]; özellikle de ABD’nin bölgedeki etkinliklerini geliştirme çabası göze çarpmaktadır. Bölgenin geçmişi ve jeopolitik önemi göz önüne alındığında tüm dünyanın “Arap Baharı” diye adlandırılan isyan hareketini neden yakından takip ettiği ve ABD’nin bölgedeki İrani etkiyi kırabilmek için neden sürekli plan üzerine plan geliştirdiği ve bu planlardan en sonuncusu olan Füze Kalkanı Projesi’ni uygulamaya çalıştığı daha iyi anlaşılabilir.
Tunus’ta başlayan ve kısa sürede tüm bölgeye yayılan “Arap Baharı” diye adlandırılan halk hareketlerinin altında yatan sebepler araştırıldığında, her ülkede o ülkeye özgü sebepler bulunsa da en önemli sebebin tüm ülkelerde adaletsiz koşullar olduğu fark edilmektedir. Ekonomik zorluklar, işsizliğin sürekli olarak artması, yönetici kesimin ve yakın çevrelerinin refah içinde yaşamaları, bu kesimin mafyavâri yapılanmalarla zenginliklerini artırmaları, zengin-fakir arasındaki uçurumun büyümesi gibi sorunlar hemen hemen tüm ülkelerde göze çarpmaktadır. (Bu isyan hareketlerinin tetikleyicilerini sadece içsel sebepler olarak kısıtlamak doğru değildir, bazı dış faktörlerde işin içinde yer almaktadır.) Arap Baharı, bölgesel ve uluslararası ilişkileri etkileyen, sonuçları tam olarak kestirilemeyen ve hala devam eden bir süreçtir.
Füze Kalkanı Projesi açıklanmadan önce “Arap Baharı” hareketinin Türkiye ve İran’a etkilerinden bahsetmek doğru olacaktır. Türkiye son yıllarda uyguladığı “komşularla 0 problem” stratejisi sayesinde Ortadoğu’daki diplomatik ve ekonomik ilişkilerini geliştirdi. Arap dünyasındaki “lider” eksikliğinden de faydalanan Türkiye, “Arap Baharı” hareketinde “model ülke” konumunda olmak için uğraş verdi ve bölgedeki sözde “İsrail karşıtı” tutumuyla, Arap halkları arasında popülaritesini artırdı. İran 1979 devriminden sonra Batı karşıtı politikalar yürütmüş ama çıkarları konusunda endişelenen tüm bölge ülkeleri tarafından tehlikeli olarak görülmüştü. Bu durum son yıllarda değişmeye başladı. Batı hegamonyasına, İsrail ve ABD’ye karşı sert tutumu ile İran, Arap halkının sempatisini kazanmaya başladı. “Arap Baharı”, bir çok Batı ülkesinin umduklarının aksine, İran da etkili olamadı. Çünkü muhalif gruplar hemen susturuldu ve elebaşları tutuklandı. Öte yandan İran, bölgedeki rejim değişikliklerinden de karlı çıkmaya başladı. Örneğin, 1979 Devrimi’nden sonra, ilk defa Mısır ile diplomatik ilişkilerini başlattı, karşılıklı elçiler gönderildi. Mısır İran savaş gemilerine Süveyş Kanalı’ndan geçiş izni verdi.
Türkiye ve İran’ın bugünkü durumlarına bakıldığında Ortadoğu’da etkin güç olan iki ülkeyle karşılaşılmaktadır. İki ülke arası ilişkiler incelendiğinde son zamanlara kadar gayet iyi bir görüntü ortaya çıkmaktaydı. Ancak imzalanan Füze Kalkanı Anlaşması bu durumu tersine çevirebilir. Çünkü her ne kadar belirli bir ülkeye karşı olmadığı, savunma amaçlı olduğu tekrar edilip dursa da bu sistemin İran’ın balistik füzelerine karşı hazırlandığı açıkça ortadadır. 19-20 Kasım 2010 tarihinde Lizbon’da toplanan NATO zirvesinde bu sistemin Türkiye’de konuşlandırılması kararı alınmış; Türkiye’nin ısrarı üzerine karar metninden hedef ülke isimleri (İran, Suriye gibi) çıkartılmıştır.[2]
Füze Kalkanı Projesi’nde kullanılacak olan radarların modeli de çok dikkat çekicidir. NATO’nun daha önce yerleştirdiği radarlar “The Rowing Eye” modeli olup her yönü görebilen radarlardı. Bu projede kullanılacak olan radarlar ise AN-TPY-2 tipi tek yönü görebilen radarlardır. Yani baktıkları yön dışındaki faaliyetleri tespit edemezler. Bir örnek verilecek olursa; İsrail İran’a füze yollasa bu füzelerin geliş yerini tespit edemeyecek, ancak İran savunma amaçlı karşılık verirse anında tespit edip gemilere yerleştirilecek olan AEGİS füzelerini harekete geçirecektir.
Önce Libya’ya müdahale, sonra Suriye’ye karşı tutum ve en sonunda da bu Füze Kalkanının kabulü; Türkiye’nin “Komşularla 0 Problem” politikası ile bölge de kazandığı kredilerin yavaş yavaş tükenmesine sebep olmaktadır. Bu projenin Türkiye’ye hiç bir faydası olmadığı gibi pek çok zararı da vardır. Sistemin komutasının Türkiye’de olmaması; Türkiye’nin sistem üzerinde hiç bir denetim yapamaması sonucunu doğurmaktadır. Brüksel’de kurulacak olan komuta merkezinde bir Türk komutan bulunacak, ancak görevi sadece danışmanlık yapmak olacak, yani karar verme yetkisine sahip olmayacaktır. Bir diğer tehlike de fırlatılan füzelerin çarpışması durumunda ortaya çıkacak olan nükleer serpintilerin Türkiye’yi etkilemesidir. Yani Türkiye çıkacak bir savaşın tarafı olmasa bile otomatik olarak mağduru olacaktır.
Son yıllarda bölgede ve uluslararası arenada kazandığı önemle birlikte Batı’ya itiraz edebilmeye başlayan Türkiye, bu projeyle birlikte bu avantajını da kaybedecektir. İran ile olan ilişkilerimiz; doğrudan İran’ı tehdit eden bu proje sebebiyle ciddi zararlar görecektir. Kendini ABD ve İsrail’e karşı savunmak isteyen İran’ın bu füze Kalkanından kurtulmak istemesi ve kendi füzelerini bu rampalara yollaması; dolayısıyla Türkiye’nin kendini hiç istemeyeceği ve maddi-manevi büyük zarara uğrayacağı bir savaşın içinde bulması da düşünülmesi gerekilen ihtimaller dairesindedir. Bu proje Türkiye’yi bölgede yalnızlaştıracak ve tekrar Batı hegemonyasına girmesine neden olacaktır.
Sonuç olarak bu projenin, neresinden bakılırsa bakılsın, Türkiye’nin zararına olduğu açıktır. Ramazan Bayramı dolayısıyla herkesin tatilde olduğu, Ankara’da pek kimsenin bulunmadığı, medyanın bir yanda Mavi Marmara Raporu/ Türkiye-İsrail ilişkilerini öte yanda terör eylemleri ve şehit haberlerini işlediği bir zamanda; kısacası dikkatlerin başka yönlerde olduğu bir zamanda aniden kabul edilen bu anlaşmaya imza atan kişilerin hangi akli ve mantıki sebeplere dayandıkları tarafımızca hala anlaşılabilmiş değildir.
[1] Gelişmiş ülkeler terimi özellikle kullanılmamıştır. Çünkü gelişmişlik hangi yönden baktığınıza göre değişebilir. Örneğin ABD’den bahsedilen bir yerde insani açıdan yani sevgi, hoşgörü, merhamet gibi davranışlarda gelişmiş-likten söz etmek abestir, ancak çok rahatlıkla zulüm konusunda çok gelişmiş bir ülke olduğunu söyleyebiliriz.
[2] Aynı zirvede Fransa’nın hedef ülke vermek konusunda ısrarcı tutumu da dikkat çekicidir.
İstanbul Siyasal, Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisiyim. en beğendiğim sözlerden birkaçı: " Gurbetlik dünyaya gelmekle başlıyor." " Zulm ile abad olan, kahr ile berbat olur." Bana ulaşmak gibi bir derde düşen olursa günümüzün en yaygın sosyal medya araçlarından biri olan facebook'u kullanabilir; adım yazılırsa hemen bulursunuz, karıştıracağınızı hiç sanmıyorum.